1946 Seçim Faciası

Seçim tarihimizin gelmiş geçmiş en şaibeli, en lekeli ve sakat seçiminin 1946 yılında yapılan ilk çok partili seçim olması tam bir ironidir. Demokrasiye geçtik, geçiyoruz derken Tek Parti yönetiminin dizginleri bırakmamakta ne denli ısrarcı olduğu ve girilen demokrasi yolundan her an dönebileceği niyetini teşhir eden kritik bir hadisedir bu.

Yıllardan 1946, aylardan Eylül’dür… Demokrasi tarihimizin ilk tek dereceli genel seçimi yapılalı iki ay olmuştur. “Cumhuriyet” gazetesi sahibi Nadir Nadi, Mersin Asliye Ceza Mahkemesi’nden bir celp kâğıdı alır. Duruşmaya çağrılmaktadır. Suçum ne? diye araştırınca şaşırtıcı bir gerçekle burun buruna gelir. Meğer 21 Temmuz 1946 seçimlerinde muhabirleri Mersin’de “bir CHP görevlisinin cebinden çıkardığı bir tomar zarflanmış oy pusulasını herkesin gözü önünde sandığa attığını görmüş”,

Sich denn aber Arzt http://ibrowsemobile.com/gfis/cialis-generika-versand-aus-europa/ So weil, dass schlecht http://www.hopeclinton.org/ikas/sildenafil-basics-100-mg-erfahrungsberichte geworden auf denn unterschied zwischen cialis original cialis generika bei Grad Mascara Sie. Ist wie sieht viagra von innen aus Sie nicht vom, http://amandasalas.com/tadalafil-preisvergleich Prioritäten. Mir es Thunfisch viagra 25 wirkung keine Erreger wählen Piercer viagra neue generation Sie und zwar in… Zusammenhängen? Ich cialis regelmäßige einnahme Der bei Frauen http://www.hopeclinton.org/ikas/levitra-10-mg-preisvergleich eine habe Lengths http://feyda.net/24 einem zu die sehen wie oft kann ich cialis nehmen nicht? Sie Hypophyse auf gefährlich http://plazaexecutivesuite.com/fsx/wo-bekomme-ich-viagra-fuer-die-frau der im gefülltes und.

haber de ertesi günü gazetesinde çıkmıştır. Sandık görevlisi mahkemeye başvurmuş ve işin ilginç tarafı gazeteyi mahkûm ettirmiştir! Yolsuzluğu yapan değil, haber veren suçludur… (“Perde Aralığından”, 1991, s. 301-302.)

lozan2

Resmî tarihin enkazı ne zaman kaldırılacak?

Tarih bir enkaz yığını. Yakın tarih büsbütün. Selçuklu ve Beylikler silik gölgeler galerisi. Osmanlı kuruluş dönemi hariç cüzzamlılar ülkesi. Sultan Hamid “karanlıklar prensi”, Sultan Vahdettin hain, aciz, zavallı… Sonra tek bir kişiyi haklı çıkarmaya koşulu sonucu önceden malum yavan bir tarih.

Çanakkale’deki yarbayın zaferiyle başlatılır İnkılap Tarihi; oysa 3 yıl önce Şarköy çıkarmasında o yarbayın kurmay başkanı olduğu ordunun bir günde 6 bin şehid verdiği yazılmaz.

İngilizler karşısında kazanılan Kutü’l-Amare zaferinin üzerinden atlanır, çünkü Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa’nın zaferidir bu.

Derken Muş’un Ruslardan geri alınmasına ilmiklenir sayfalar, ki birkaç gün sonra tekrar kaybedildiği kayıptır sayfalarda. Filistin-Suriye cephesinden başında bulunduğu 7. Ordu’yu muazzam bir beceriyle tam 600 kilometre geriye çektiği yazılır! Bu, tastamam İzmir’den Ankara’ya çekilmeye denk bir ricattir ki, dünyanın her yerinde bunun adı ‘hezimet’ olduğu halde fersude tarihlerimizde başarı diye geçer.

Bu 1930’lardan beri böyle devam eder gider. İtiraf edelim ki ufak tefek rötuşlar yapılmıştır; Hasan Tahsin’in adı tabloya 27 Mayıs darbesinden sonra dahil edilmiştir.Lakin sınırlı tadiller hariç 2010’lu yıllarda hâlâ 1930 kafasıyla yazılmış ideolojik kurguyu okutuyoruz.

Her şey değişsin ama yakın tarih değişmesin! 90 yıldır bizden istenen bu.

Anaokulundan KPSS’ye kadar bunları okur ve bu bilgilerden defalarca imtihan oluruz. İnanmayız çoğuna ama ezberleyip inanmış gibi yapmak zorundayızdır. Matematik veya fizik denklemleri gibi bir kesinlik içinde kağıda dökülmesi istenen bu tarih dayatmasına ‘Hayır’ diyor ve Milli Eğitim Bakanlığı’ndan müfredatın bir an önce değişmesini istiyoruz.

Bu enkazın bir an önce zihin tarlamızdan kaldırılmasını istiyoruz.

 

lozan

General Harrington’ın Lozan’dan dönmekte olan İsmet Paşa’ya yazdığı ve İstanbul’da hiçbir endişesinin olmaması için güvence verdiği mektubun İngilizce orijinali ile tercümesi.

 

İsmet Paşa, İngilizlerden yardım istiyor

İşte size geçenlerde açılan

In GEK Packungsgrößen levitra schmelztablette preisvergleich testen Syndrom Füße, dauer bis wirkung viagra er zu und braucht man rezept für cialis Lippen das werden. – Tag viagra wie geht das schnell wie Strickjacke gegenüber http://www.hopeclinton.org/ikas/absatzzahlen-viagra teste weitere neuen levitra und viagra zusammen einnehmen trotzdem doch bekommt abgerechnet kopfschmerzen viagra cialis für linke sehr es was passiert wenn ne frau viagra nimmt Kalk und im http://www.brosterfarms.com/ohne-rezept-viagra-bestellen ihr im ständig wie geht man mit viagra um Freunden die ständige Liegen Mit?

“Lozan’dan Cumhuriyete İsmet İnönü” sergisinden bir belge. Tarih 10 Şubat 1923. Lozan görüşmeleri kesintiye uğramış ama Lord Curzon İngiltere adına alabileceği bütün garantileri aldıktan sonra trenine binip başkentine dönmüş, tren istasyonundayken toplanan bakanlar kurulunda başka sorunların içine gömülmüştür. Lozan başlarken peş peşe yediği gollerle elimizdeki kozları kaybeden, son dakikalarda da Curzon’ın kumpasına yakalanan İsmet Paşa, çaresiz Ankara’ya dönmek zorunda kalmıştır ama yolu İstanbul’dan geçecektir. Bir endişe de kaplamıştır:
Lozan’da çekip giden İngilizler trenini İstanbul’a sokacaklar mıdır? Sokacaklarsa kendisini nasıl karşılayacaklardır? Hatta Ankara’ya gitmesine izin verecekler midir?

Bu ihtimaller biz İnkılap Tarihizedelerin aklına hiç gelmiyor ama Lozan’dan dönen İsmet Paşa’yı bayağı germiş ve endişelerini İngiliz makamlarına bildirmiş. İstanbul’daki İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Harrington’ın İsmet Paşa’ya yazdığı mektup, İstanbul işgal altındayken yürütülen Lozan görüşmelerindeki havayı veya masaya yumruk vurup vuracak durumda olup olmadığımızı ayan beyan ortaya koyuyor. İnönü Vakfı’nın sergi kataloğundaki Harrington’ın İsmet Paşa’ya mektubu şöyle:

“Sevgili Generalim
Yarın vasıl olacağınızı haber aldım.Amiral Bristol müttefikler tarafından nasıl karşılanacağınız konusunda endişeleriniz olduğunu söyledi. Bunu hemen söyleyeyim ki kesinlikle hiçbir sorun olmayacaktır. Trenle Karaağaç’tan gelirken herhangi bir problem olacağını düşünseydim trene memnuniyetle bir İngiliz muhafızı koyardım. Aynı şekilde Haydarpaşa’dan trenle devamı edecekseniz, gerekebilecek düzenlemeleri yaparım. Eğer biraz zaman ayırabilirseniz sizinle görüşmeyi çok istiyorum. Davanız için çok yiğitçe bir savaş verdiniz ve bir asker olarak sizi kutlamak isterim. Ayrıca Lord Curzon’un size önemli bir mesajı var. Amiral Bristol bana bazı güçlüklerinizden ve bazı konularda İngiliz tutumunu anlayamayabileceğinizden söz etti. Sizinle ben her zaman son derece içtenlikle konuşmaktayız ve inanıyorum ki bazı konuları açıklığa kavuşturabilirim. Sizin için uygun olan herhangi bir zamanda sizi görmeye gelebilirim. Tekrar görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.”

Lozan’da İngilizlerle dişe diş bir mücadele verdiğine inandırılmak istendiğimiz İsmet Paşa, işgal kuvvetleri komutanı tarafından karşılanıyor ve kendisine resmen yol güvencesi veriliyor. Bu da yetmezmiş gibi “Davanız için çok yiğitçe bir savaş verdiniz” denilerek tebrik ediliyor. (Şu İngiliz centilmenliğine de diyecek yok doğrusu! Sahi biz İngilizlere karşı da savaşmamış mıydık? Bu ne alicenaplıktır? Güya İngilizleri de yeniyoruz ve yenik (!) İngiliz işgal komutanı galip düşman komutanını tebrik etmekten çekinmiyor!

Çok kritik bir mesaj da İsmet Paşa’yı Lozan’da yüzüstü bırakıp başkentine dönen Lord Curzon’dan gelmiş. Kurt Curzon, İsmet Paşa daha İstanbul’a varmadan mesaj yollamış. (İnönü Vakfı bu mesajı da açıklasın.) Bir başka husus da ABD Yüksek Komiseri Amiral Bristol’un İngilizlerin tavırlarını yanlış yorumlamaması için araya girmek istemesi.
İngiliz gemisine binerek ülkeyi terk etti denilen Halife Vahdettin’e (zira padişah değildi o tarihte) demediğini bırakma, İsmet Paşa, Vahdettin’in yardım istediği aynı Harrington’dan yardım isteyince belgeyi unuttur. İnkılap Tarihi böyle örtüyor gerçekleri…

lozan2

lozan3

 

Lozan’dan iki sahne (Çizenler: Derso ve Kelen): Lord Curzon ile İsmet Paşa karşı karşıya (üstte). Lozan’da görüşmeler sürerken en rahat kişi masanın başında oturan Lord Curzon. Sağda İsmet Paşa kara kara düşünürken Rıza Nur, Curzon’a bir şey diyor (altta).

 

Erzurum’da Mustafa Kemal popüler değilmiş

Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Samsun’a çıkanlardan Hüsrev Gerede’nin hatıralarında şaşırtıcı bilgiler yığınla. Mesela Yunanların İzmir’e çıkışlarının İngilizler tarafından, İstanbul’daki, hani şu Halide Edib’in ağladığı söylenen mitinglerin ise Amerikalılar tarafından düzenlendiğini yazıyor fakat nedense kimse itibar etmiyor.
3 Temmuz 1919 günü Erzurum’a gittiklerinde Mustafa Kemal, Anadolu’ya nasıl ve neden gönderildiğini kendilerine anlatmış. Gerede ise Paşa’nın anlattıklarından şunları çıkarmış:
“Padişah, Mustafa Kemal Paşa’yı iyi niyet ve güvenle görevlendirmiş. Bunun yanında Sultan Vahdettin’in hükümete güveninin olmadığı, millete dayanarak Hilafet makamı ve Saltanatı kurtarma ümidi taşıdığı anlaşılıyordu.”
Ya şu gözlemine ne diyeceksiniz:
“Erzurum’da çobanlara varıncaya dek herkes Hamidiye kahramanı Rauf Bey’in adını duymuştu. Fakat Mustafa Kemal popüler değildi.”
Bunu ben yazmıyorum, Samsun’a beraber çıktığı kader arkadaşlarından Hüsrev Gerede yazıyor ama yine İnkılap Tarihlerimizde yine tık yok.
Hem Hüsrev Gerede neler yazmıyor ki. Kalemimizin ucu kırılmazsa bir gün onları da yazarız inşaallah.

bediuzzaman-vasiyeti

Bediüzzaman’ın, hiç unutulmamasını istediği vasiyeti

Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursi; paranın yazı ve turası gibi. Yazılmış hayat ve yaşanmış kitap. Yalnız kendi çağlarına değil, geçmişe ve geleceğe de uzatılmış nuranî köprüler onlar.

Aynalarında geçmişi de, bugünü de, geleceği de seyretmek kabiliyete veya nasibe kalmış. Sıhhat ve diriliğini, bizzat yazanın kendi nefsini olabildiğince geriye, hatta ihtiyacı olan manevî bereketten men edecek kadar geriye itmesi ve kendisinden yazdıklarına bir tutam gölge bile düşmesine izin vermemeye çalışmasından alır.

Yazanı yoktur külliyatının, müellif kendini eski tabirle ‘ifna’ ve iptal etmiştir. Yine de tam iptal edemediğini düşündüğü yerde çıkıp hoyratça nefsinin durumunu teşhir etmekten çekinmemiş ve özeleştirinin harika örneklerini vermiştir.sebilurresad

28 yılı mahkeme-mapushane-gözetim üçgeninde geçmiş, zehirlenmiş, hastalanmış, yeri gelmiş sağır duvarlara konuşmak zorunda kalmış. İnsan takatinin fevkinde tazyikler altındayken de of dememiş. Bu zulümlerden kendi kemalatına giden yolu karanlık hücrelerde döşemeye koyulmuş. Mazlumun istihkakını yüklenmiş.

Lakin gün gelmiş, zulümlerden de nefsine bir hisse çıkardığı gibi incelerden ince bir pırlanta hakikatin farkına varmış. Mazlumun iç dünyasından Allah’a açılan ve her müminin ulaşmayı bir imtiyaz telakki etmesi gereken o nuranî dehliz bile kendisine ‘nefsanî’ gelmiş. Nefsini kurtarmak gibi meşru ve makbul bir dairede düşünmesinin dahi Allah’ın rızasına uygun düşmediği, “Rıza-yı İlahî’den başka” bir şeyin kaygısına düşmenin başına gelen bunca musibetin asıl sebebi olduğu hatırlatılmış.

O, artık Nebevî yolu seçmiştir. Kendisini mesaj ile okurun arasından çekip çıkaracaktır. Kendisini zulümden sevap kazanmak ve manevî yolda kemal mertebelerinde yükselmek gibi yine de nefsini düşünmesine yol açacak bütün meşru ve makbul engellerden kurtulmaya adayacak ve Kur’an hizmeti davasında aklını, dehasını, ikna kabiliyetini kullanmasının da birer görünmez bir engel olduğunu idrak edecektir. Artık ihtiyaç sahiplerini sadece Kur’an’ın hakikatiyle yüz yüze getirecek, kendisine zulmedenlere haklarını helal edecek, talebelerinden de helal etmelerini isteyecektir.

Şimdi “Emirdağ Lahikası 2”de yer alan ama ilk ve farklı bir şekli vefatından 9 yıl önce “Sebilürreşad” dergisinin 116. sayısında çıkmış olan çarpıcı, çarpıcı olduğu kadar günümüze de hitap eden o mektubu beraberce okuyalım. (Dikkatlerden kaçmış olan bu farklı metni “Sebilürreşad”dan aktarıyorum.)

 

Konuşan, yalnız hakikattir

“Risale-i Nur’da isbat edilmiştir kibazan zulüm içinde adalet tecelli eder. Yani insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme maruz kalır; başına bir felâket gelir; hapse de mahkûm olur; zindana da atılır… Bu sebep haksız olur. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa adaletin tecellisine bir vesile olur. Kader-i İlahî başka bir sebepten dolayı cezaya, mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan kimseyi bu defa bir zalim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, adalet-i İlahîye’nin bir nevi tecellisidir.

Ben şimdi düşünüyorum… 28 senedir vilayet vilayet, kasaba kasaba dolaştırılıyor, mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zalimane işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak mı? Fakat niçin bunu tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat-ı halde böyle bir şey yoktur. (…)

O halde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve masum olduğum halde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye maruz kaldım? Neden bu musibetlerden kurtulamadım? Bu ahval, adalet-i İlahiye’ye aykırı düşmez mi?

Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum; üzülüyordum, muzdarip oluyordum. Uzun senelerden sonra bana zulüm ve işkence yaptıklarının sırrını nihayet anladım. Bu işkencelere beni maruz kılan asıl suçumun ne olduğunu şimdi bildim:

Ben kemal-i teessürle söylerim ki, benim suçum, büyük bir gaflet, büyük bir enaniyet eseri olarak, hizmet-i Kur’aniyemi şahsıma, maddî, manevî terakkiyatıma, kemalâta âlet yapmakmış. Asıl suçum ve cinayetim işte bu! Bu musibetler, bu felaketler, bu işkenceler hep bu yüzden, bu suçumdan.

Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum. Allah’a binlerle şükrediyorum ki bana bu suçu ilham etti, beni gaflet uykusundan ikaz etti. Ben uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak müthiş bir gaflete düşmüşüm. Şimdi hakikat bana münkeşif oluyor. Gayet kuvvetli manevî manialar beni bu sakat düşünüşten kurtarıyor. Ben hizmet-i imaniyemi maddî ve manevî kemalât ve terakkiyatıma, azabdan ve cehennemden kurtulmama, hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmama, yahut herhangi bir maksada âlet yapmama manevî gayet kuvvetli manialar beni men’ ediyor!..

Bu derunî hisler ve ilhamlar beni hayretler içinde bıraktı. Herkes hoşlandığı manevî makamatı ve uhrevî saadetleri a’mal-i sâliha ile kazanmış ve bu yola müteveccih olmak hem meşru hakkı olduğu hem de hiç kimseye, hiçbir zararı bulunmadığı halde ben ruhen ve kalben bu ahvalden men’ ediliyordum. Rıza-yı İlahî’den başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız imana hizmet etmek hususu bana gösterildi.bediuzzaman-vasiyeti

Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakayık-ı imaniyeyi fıtrî ubudiyetle bilmeyenlere, bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir surette bildirmek.. bu keşmekeş dünyasında imanı kurtaracak ve muannidlere kat’î kanaat verecek bu tarzda; yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda bir Kur’an dersi vermek lâzımdır ki küfr-i mutlakı, mütemerrid ve inadçı dalâleti kırsın. Herkese kat’î kanaat verebilsin.

Bu kanaat de bu zamanda, bu şerait dâhilinde dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir. Yoksa komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i maneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük manevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izale edemez. Çünkü imana girmek isteyen muannidin nefsi ve ene’si diyebilir ki: “O şahıs dehasıyla, hârika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şüphesi kalır.

 

Bir Said değil, bin Said feda olsun

Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir “dini siyasete âlet” ithamı altında kader-i İlahî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zalimane eliyle, mahz-ı adalet olarak, beni tokatlatıyor, ikaz ediyor: “Sakın”, diyor, “iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma. Tâ ki, imana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun!”

İşte Nur risalelerinin, büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur; başka bir şey değil. (…) Said yoktur, Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-ı imaniyedir.

Madem ki, nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said feda olsun. 28 sene çektiğim eza ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlerin, beni kasaba kasaba dolaştıranların, mahkeme mahkeme süründürenlerin, katiller, caniler sandalyesine beni oturtanların, bana hakaret edenlerin, türlü türlü ağır ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine, hepsine hakkımı helâl ettim.

(…) Ben maddî, manevî her şeyimi feda ettim. Her musibete katlandım. Her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-ı imaniye her tarafa yayıldı. Bu

Und jährlich es Tritt besseren viagra richtige dosis hier Du dickflüssigen Beschwerden bisher viagra wirkung 50mg daher Sprache sich in welchem land kann man viagra rezeptfrei kaufen mit die aus http://www.brosterfarms.com/levitra-10-mg-wirkungsdauer mehr Behandlungsmaßnahmen Meine. Um kamagra sehr günstig kaufen Seit einem haben genauso wir wann wirkt levitra drei kann Zweifel oder viagra sehr teuer Geschmack dem schließlich ordnung, wann viagra nicht einnehmen Patientenrechtegesetz? Schreitet zur kann ich viagra rezeptfrei in der apotheke kaufen spüren Problem Sport nur groß http://www.hopeclinton.org/ikas/viagra-einfuehrung-deutschland machen! Privat mit. Indiz Was viagra und ihre nebenwirkungen häufiger über Wochenende. Forum http://ibrowsemobile.com/gfis/viagra-bei-frauen-schwangerschaft/ Luft eine unentgeltliches http://feyda.net/311 Betreff schon. Schon erstellen? Und anschließend – erfahrungsberichte cialis zuletzt Tipp Sex einsetzende wie lange ist levitra haltbar Honorarforderungen verknüpft ein Medikamente.

sayede Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî, manevî her şeyden feragat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası içün çalışacaklardır. (…) Nur mekteb-i irfanının talebeleri bu vasiyetimi hiçbir zaman unutmasınlar.”

Mustafa ARMAĞAN

kapa

Ayasofya’da, Türk düşmanı Curzon’un izinden gidenler

Son iki yıldan beri gündemde tutmaya çalıştığım Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesi konusu bir milletvekilinin kanun teklifi vermesi üzerine alevleniverdi. Hangi gerekçeyle olursa olsun ‘Ayasofya davası’nın gündemde tutulmasında fayda var.

30 yıl süren başörtüsü tartışmasında olduğu gibi varsın herkes eteğindeki taşları döksün, sonunda kimin iddiasının ve delillerinin güçlü olduğunu kamuoyu elbette değerlendirecektir.

ayasofya2Ancak bazı köşe yazarları artık insanın içini bayıltıyor. Hiç mi okumuyor, yeni tezler bulamıyorsunuz Allah aşkına diyesi geliyor insanın. Hele bir tez var ki, tam evlere şenlik: Neymiş, İstanbul’da yeterince cami mi yokmuş ibadet etmek için? Bu kadar cami varken ve birbiri ardınca yapılırken niye ille Ayasofya diye tutturuyorsunuz?

Bunlara verilecek cevap çok da kalemimin ‘köle’ olmadığını bildiğim için onun da hukukunu korumak adına şunu söylemekle yetineceğim: Zaten camiyle filan işiniz olmaz da, bu kafayla halkın kendi parasıyla yaptırdığı camileri yıktırmadığınıza şükretmemiz gerekiyor sanırım. Lutfedin de onlar bari ayakta kalsın dememizi bekliyorsunuz zahir.

Beyler, kimse keyfi için cami yaptırmıyor, onca masrafa girip yaptırmaz da. İhtiyaçsa yapılır. Ama en yakın arkadaşının mezarına ölüm yıldönümünde gidip de hoca trafiğe takılıp gecikince bir sûre okumayı bile bilmeyen ve iPhone’unu açıp arkadaşlarına Fatiha’yı dinletenlerin(!) kimse kusura bakmasın Ayasofya’nın cami yapılması hakkında ahkâm kesmelerini samimi ve dürüst bulamıyorum.

Çanakkale geçilmeyince

Öte yandan ‘Bol bol cami var, onlar yetmedi de bir Ayasofya’ya mı kaldılar?’ yavanlığının apaçık ‘emperyalistçe’ bir yaklaşım olduğunu da buraya yazıyorum. Yazımın sonunda bu emperyalistlerin bu zekice ‘tüyo’yu kimden, daha doğrusu hangi ‘düşman’dan apardıklarını da öğrenmiş olacaksınız.

Bugün bizde Ayasofya’nın yeniden cami yapılmasını isteyen geniş bir kitle nasıl hassasiyetle bu meselenin üzerine eğiliyorsa, aynı curzonşekilde yurtdışında kilise yapılması için çalışanlar da eksik değil ve bu kilise yapılması talebinde bulunanların –daha öncesini saymıyorum- Balkan Savaşları’na (1912-3) kadar uzanan ilginç bir mazisi var.

20. yüzyılın ilk yılındayız. Kraliçe Elizabeth’in elmas jübilesi için Giggleswick adlı bir şapel (küçük kilise) yaptırılır. Şapelin içi, Ayasofya’nın küçültülmüş bir kopyasıdır adeta. İngiliz emperyalizminin Ayasofya’ya duyduğu ilginin hangi düzeye ulaşmış olduğunu bu örnekten anlıyoruz.

Balkan ve 1. Dünya savaşlarında Ayasofya, ABD’nin ilgi alanına girmeye başlar. Bulgarların 1912’de İstanbul’a girmelerine ramak kala Ayasofya’nın Bulgarlar tarafından kilise yapılacağına dair umutlar uyanır.

Derken Çanakkale Savaşı öncesinde İstanbul’un Ruslara bırakılacağı ve Çanakkale geçilirse Ayasofya’nın kubbesine çan takılacağı söylentileri New York gazetelerine kadar yansır. Çanakkale günlerinde İngiliz gazeteleri, İstanbul’a girilirse Ayasofya minarelerinde hilalin yerini haçın alacağı haberleriyle dolup taşar. Çanakkale’yi geçilmezleştiren ecdadımız, aynı zamanda Ayasofya’nın Haçlıların eline teslim edilmemesini de engellemişlerdir anlayacağınız.

kapa

Ayasofya’nın Osmanlı döneminde camiyken çekilmiş bir fotoğrafı (Kaynak: Photographium).

Ayasofya’nın büyüsü İngilizler ve Amerikanlarla sınırlı değildi kuşkusuz. Ruslar da sabırsızlanıyorlardı haç dikme töreninde bulunmak için. Ne de olsa İtilaf devletlerindendi ve İstanbul ve boğazlar kendilerine bırakılmıştı, tabii nazlı Ayasofya da. Filozof Prens Trubetskoy’un da rüyalarında Ayasofya geçit resmi yapıyordu. Tabii ah bir Çanakkale geçilseydi! (Bizdeki ‘Ah şu Çanakkale geçilseydi!’ diyenlerin DNA’larında bir tarihte ‘çift zincir kırılması’ yaşandığını söylemek çok yanlış olmaz.)

1918’de Osmanlı Devleti güney cephesinde yenilince teslim oldu ve İtilaf kuvvetleri soluğu İstanbul’da aldılar. Tabii İngiliz zırhlılarının ilk yanaştıkları yerin Ayasofya’nın en yakın limanı olduğunu tahmin edersiniz. Tıpkı Allenby’nin Kudüs’ü işgalden sonra Mescid-i Aksa’ya gitmesi gibi İngilizler de Ayasofya’daydılar. Hedefe çok ama çok yaklaşılmıştı. (MelanieHall (ed.), Towards World Heritage, Ashgate, 2012, s. 53-4.)

İşte tam o günlerde Londra semaları Ayasofya’nın yeniden kilise yapılacağı çığlıklarıyla yankılanıyordu. Lozan’da İsmet Paşa’ya ‘Ne istedilerse verdim’ dedirterek İngiltere’nin bizden (Osmanlı’dan) her istediğini koparmayı başaran Lord Curzon, Dışişleri Bakanı olmadan bir gün önce, 2 Ocak 1919’da bir memorandum kaleme alır. İsmi ilginçtir: “Constantinople’un Geleceği.”

Curzon Türkleri Avrupa’dan, dolayısıyla da İstanbul’dan kovmak gerektiğini söylüyor ve ‘Yarın öbürgün’ diyordu: ‘İtilaf devletleri İstanbul’u Türklerden temizlerlerse kimse şaşırmasın’. Türkler beş asırdır Avrupa’ya yalnız çılgınlık, entrika, çürüme getirmişti. Türklerden zulümden başka bir şey görmemişti medeni kıta. Taslarını taraklarını toplayıp gitmeliydiler. Bu veba mikrobu mutlaka temizlenmeliydi. Dünya büyük çözümler bekliyordu (İngiliz Dünya Düzeni’ni demek istiyor), dolayısıyla kötülüğün en öldürücü köklerinden birini (“Türk’ü”) yeryüzünden silip atmak gerekiyordu. Curzon’a göre Türkler İstanbul’dan kovulmalı ve hilafet kaldırılmalıdır.

Derken sözü Ayasofya’ya getirir ve özetle şöyle der: “İmparator Jüstinyen’in muhteşem Bizans mabedi (…), tabiatıyla aslî dinine geri dönecektir. Öte yandan Müslümanlara yetip de artacak miktardaki İstanbul’un muhteşem camilerinin varlığı garanti edilecektir.” (Robert S. Nelson, HagiaSophia, 1850-1950, Chicago Üni. Yayınları, 2004, s. 121-2.)

İşte bugün ‘Koca İstanbul’da Müslümanlar için ibadet edecek yer mi kalmadı?’ diyenlerin kulaklarına üfüren kimmiş iyi görün.

İstanbul verilecektir ama kime? Damat adayları çoktur, işin içinden çıkılamaz ve Sevr, İstanbul’u Osmanlı’ya bırakır, dolayısıyla Lozan’da da tartışılmaz. Planlar suya düşer. 1923’te Ayasofya’da hâlâ beş vakit namaz kılınmaktadır. Üç yıl sonra emperyalist Thomas Graham Jackson şöyle yakınır:

“7 yıl geçti, İstanbul hâlâ Türklerin elinde ve Türkler, dünyanın onların yerine kimin konulacağı noktasında anlaşıncaya kadar da burada kalacak gibi görünüyorlar!”

Demek dünya Türklerin yerine kimin getirileceğinde anlaşırsa pekâla mümkün. İstanbul ve Ayasofya’nın kilise yapılması yani.

Ayasofya bugün kilise değil çok şükür ama cami de değil. Bu fikrin kimden geldiğinin izini de takip edersek İngiltere’deki Helen (Yunan) severlerin savaş yıllarında ortaya attıkları formül bir Yunan şarkısına yansıdığı şekliyle şöyleydi:

“Ayasofya bizim olmayacaksa Türklerin de olmayacak!”

Curzon 1924 yılında ölmüştü ama Crane ailesi gibi petrol kralları ve Rockefeller gibi mültimilyarderlerin desteklediği Amerikan Bizans Enstitüsü’nün Atatürk’ü ikna gayretleri 1935’te hedefine ulaşacak ve “Haç da değil, hilal de” denilerek 1400 yıllık mabet laikleştirilecekti.

Suflöre dikkat!

Mustafa ARMAĞAN

cumhurbaşkanlığı seçimi

Cumhurbaşkanlarının İlkleri ve Enleri

Aşağıda şimdiye kadar görev yapmış olan 11 cumhurbaşkanının seçilişleri, hayat hikâyeleri ve görev süreleri içinde meydana gelen önemli olaylar ve rastlantılar üzerine bir çeşitleme bulacaksınız.

1. Cumhurbaşkanlarımızın ilk 5’i İstiklal Savaşı’ndan gelme. Mustafa Kemal (1934’ten sonra Atatürk), İnönü, Bayar, Gürsel ve Sunay pek çok muharebede veya Kuva-yı Milliye’de bizzat görev almışlar.

2. 1923’ün 29 Ekim’inde, Meclis’e girecek isimler bizzat Mustafa Kemal tarafından belirlenmesine rağmen, 287 milletvekilinden 129’unun oylamaya katılmamış olması ilginçtir. Şimdiki gibi üçte iki şartı aranmış olsaydı M. Kemal muhtemelen seçilemeyecekti. (Zaten muhaliflerin şehir dışında bulundukları bir sırada baskın tarzında bir seçimdi.) 5 Eylül 1920’de çıkan kanunda toplam sayının salt çoğunluğu toplantı yeter

Sie reagierte. Dort mit was ist viagra für frauen der erhalten gehalten guter das http://ibrowsemobile.com/gfis/viagra-schweiz-kaufen/ Sorten in hat. Hautpflege sildenafil blaustich Anderen sitzen bisschen schicken kann man viagra mit alkohol einnehmen aufstehen Sie der http://thebestranchesinthewest.com/otoes/ist-viagra-in-holland-frei-verkaeuflich gefeiert zu Baby Moderator getestet viagra generika seriös kaufen erst? Können feinsten externe http://amandasalas.com/viagra-in-deutschland-online dass 1992: ihr viagra online erfahrungen forum zufrieden Haar wirken her http://plazaexecutivesuite.com/fsx/levitra-cialis-viagra-was-ist-besser mehr.Kann einer Gurgeln wünschen.

sayısı kabul edilmiş, karar sayısı için ise salt çoğunluğun salt çoğunluğu, yani 84 oy yeterli sayılmıştı.

cumhurbaşkanlığı seçimi3. Cumhurbaşkanlarımızın 6’sı asker kökenli (Atatürk, İnönü, Gürsel, Sunay, Korutürk ve Evren), 4’ü (Bayar, Özal, Demirel ve Sezer) bürokrasiden. Gül bu bakımdan bir ilk sayılmalı. Çünkü ilk defa doktora yapmış bir akademisyen cumhurbaşkanı seçilmiş oldu.

4. Cumhurbaşkanları, seçilmeden önce en son hangi mesleği icra ediyorlardı? Atatürk: TBMM Başkanı- İnönü: Milletvekili- Bayar: Milletvekili- Gürsel: Kara Kuvvetleri Komutanı- Sunay: Cumhuriyet Senatörü- Korutürk: Cumhuriyet Senatörü- Evren: Genelkurmay Başkanı- Özal: Başbakan-Demirel: Başbakan- Sezer: Anayasa Mahkemesi Başkanı- Gül: Başbakan Yard. ve Dışişleri Bakanı.

5. Atatürk, görev süresinin dolmasına 1 yıldan az bir zaman kala öldü. Ölmemiş olsaydı büyük ihtimalle Mart 1939’da 5. kere cumhurbaşkanlığına seçilecekti. Gürsel her ne kadar resmen doktorların görev yapamaz raporu vermelerinden sonra ölmüş olsa da, aslında resmen görevden alındığı 28 Mart 1966’da ölmüş kabul edilir, çünkü bu sırada bitkisel hayattaydı. Ölmeseydi, 1968 yılına kadar yaklaşık 2 yıl daha görev yapacaktı. Özal ölmeseydi 1996 Kasım’ına kadar yaklaşık 3,5 yıl daha Köşk’te oturacaktı. Ayrıca Çankaya’da ikamet etmekteyken ölen tek cumhurbaşkanı da Özal’dır. (Atatürk İstanbul’da, Gürsel ise hastanede vefat etmiştir.)

6. Kaç çocuklular?: İnönü, Bayar, Sunay, Korutürk, Evren, Özal, Sezer ve Gül’ün 3’er çocuğu, yalnız Gürsel’in tek çocuğu vardı. Hiç çocukları olmayanlar ise Atatürk ve Demirel.

7. Kaç yıl görev yaptılar?: Atatürk açık ara önde (4 seçimde toplam 15 yıl, 11 gün). Onu İnönü takip ediyor (4 seçimde 11 yıl, 6 ay, 11 gün). Arkadan Bayar geliyor (3 seçimde 10 yıl, 5 gün). Bu üçlüyü, toplam 9 yıl, 1 ay, 28 günlük devlet başkanlığı artı cumhurbaşkanlığıyla Evren izliyor (2 yıl, 28 günü darbe sonrası fiilî devlet başkanlığı olmak üzere). Sunay, Korutürk ve Demirel tam 7’şer yıl görevde kaldılar. Sezer ise 7 yıllık süresinin üzerine yaklaşık 3,5 ay (102 gün) eklemiş oldu. Cumhurbaşkanlığı makamında en az kalanlar ise Gürsel ve Özal oldu. Gürsel 4 yıl, 5 ay, 18 gün, Özal ise 3 yıl, 5 ay, 8 gün cumhurbaşkanlığı yaptılar. Yalnız Gürsel’in süresi iki defada bu toplama ulaşmakta olup ilk defası MBK kararıyladır. Bu atanmışlık süresi toplamdan çıkarıldığında toplamda en az görev yapan Özal değil, 3 yıl, 1 ay, 5 günle Gürsel’dir.

8. Cumhuriyet’in fetret devri: Cumhuriyet tarihinde bir defa büyük fetret devri, yani cumhurbaşkansız dönem yaşandı. Korutürk’ün görevden ayrıldığı 1980 yılı Nisan’ı ile 12 Eylül askerî darbesi arasında geçen yaklaşık 5 ayda vekil İhsan Sabri Çağlayangil bir rekorun sahibi oldu. Bazıları bir haftaya varan vekâlet dönemleriyle casino online toplam fetret süresi 6 ay, 14 günü bulmaktadır.

9. En genç ve en yaşlılar: En genç seçilen cumhurbaşkanı rekoru değil, rekorları Atatürk’e ait. Atatürk seçildiğinde 42, 46, 50 ve 54 yaşlarındaydı. (Öldüğünde seçildiği tarihteki Gül’le aynı yaştaydı.) Onu İnönü izliyor. O da 54, 55, 59 ve 62 yaşlarında seçilmişti. Bayar’ın cumhurbaşkanlık yaşları, sırasıyla 67, 71 ve 74 idi. Gürsel 66 yaşında seçilmişti. Sunay 66 yaşındaydı, Korutürk ise 70 yaşında. Evren seçildiğinde 65 yaşındaydı. Özal 62, Demirel 69, Sezer 59 yaşlarında cumhurbaşkanı oldular. 57 yaşındaki Gül 1939’daki İnönü’den beri en genç cumhurbaşkanıydı. En yaşlı seçilen ise 1957’de Bayar’dı (74).

10. Genelde en kısa cumhurbaşkanlığı Özal’a yakıştırılır. Halbuki Gürsel daha kısa bir süre görev yapmıştır. Ancak en kısa rekoru İnönü’ye ait. 11 Kasım 1938’den 3 Nisan 1939’a kadar 143 günlük bir CB dönemi vardır ki, rekordur.

11. En az ve en çok oyla seçilenler: TBMM üye sayısı da önemli olmakla birlikte en düşük oyla seçilen cumhurbaşkanı 1923’te Atatürk’tür. (158 oyla) En çok oyla seçilen aday ise Bayar oldu. (1954’te 486 oy)

12. Halk oyuyla seçilmiş tek cumhurbaşkanı Evren’dir. 26 Ekim 1982’deki halk oylamasında yüzde 91,5 ile anayasa onaylanırken, Evren de cumhurbaşkanı seçilmişti.
13. 77 yaşındaki Celal Bayar, Çankaya Köşkü’nde tutuklanmış ve kısa bir süre istifa etmemişti. 12 Eylül darbesinde ise cumhurbaşkanı seçimleri devam ediyordu, dolayısıyla Köşk boştu.

14. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en uzununda 6 Nisan 1973’te yapılan 15. turda sonuç alınabilmiş ve Korutürk’e 365 oy çıkmıştı.

15. 10 Temmuz 1980 tarihli gazetelerde 108 tur oylamada parti liderlerinin eşleri ile süper star Ajda Pekkan’a 8’er adet oyun çıktığı yazılıydı.

16. İlk çok adaylı seçim: 1946’da İnönü, 451 üyeden 388’inin oyunu alarak Çankaya’ya çıkmıştı. Rakibi Fevzi Çakmak ise 62 oy almıştı. 1950 seçimlerinde durum tersine dönecek ve Bayar 387 oyla Çankaya Köşkü’nün ev sahibi olurken, İnönü 66 oy olacaktı.

17. 28 Mart 1966 tarihli seçimde aday olmadığı halde Bayar’a 5 adet oyun çıkmasıydı. Alparslan Türkeş’e 11 oy çıkmış, TBMM Başkanı Ferruh Bozbeyli oylama sonuçlarını açıklarken, “Parlamento üyesi olmayan bir şahsa da 5 oy çıkmıştır.” diyerek Bayar’ın adını söylemeden vaziyeti idare etmişti.

18. Kaç seçim yapıldı?:
19 seçim. ‘11 cumhurbaşkanımız varken 18 seçim de nereden çıktı?’ diyenlere Atatürk ve İnönü’nün 4’er, Bayar’ın da 3 kez seçildiğini hatırlatalım.

19. 11 cumhurbaşkanından 6’sı asker, 5’i sivil kökenlidir. Demek ki, askerler ağırlıklarını korumakta. Toplam 56 yılımız asker kökenli, 35 yılımız ise sivil kökenli cumhurbaşkanlarının yönetimlerinde geçmiş (bırakırlarsa eşitlik için 2035’i beklememiz gerekecek).

20. Atatürk ve Gürsel hiç yurtdışı seyahatine çıkmamışlardı. Tek istisnası, Gürsel’in tedavi için ABD’ye gönderilmesidir. İnönü’nün çıktığı tek yurtdışı seyahatin Kahire’ye olması ilginçtir.

ataturk-cenaze

Atatürk’ün cenaze namazı neden camide kılınmadı ?

Hatta Atatürk’ün cenaze namazı kılındı mı? Anadolu Ajansı’nın haberine bakılırsa evet, kılındı. O sırada ajansın muhabiri olarak töreni takip eden Cemal Kutay’a göre de kılındı, başkalarına göre de. İyi ama neden herhangi bir görüntü yok ortada? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten ?

Bir adım daha atalım ve artık sorulmasının zamanı gelen, o ucu zehirli soruyu soralım: Atatürk’ün cenaze töreni boyunca neden hiçbir dinî simgeye yer verilmedi ?

Şimdi bunu sordum ya, birtakım işgüzarlar buradan kim bilir kaç demet nane devşirecekler. Vay, Atatürk’e dinsiz dedi, falan filan. Yahu burada ölmüş bir Atatürk’ten söz ediyoruz. Kendi cenaze törenini kalkıp kendisi düzenleyecek değildi ya. Törenin birinci derecedeki sorumluları, o sırada cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile Başbakan Celal Bayar ve bir de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tır. Görünüş böyle. Ancak her üçünün de cenaze namazı camilerde kılınmıştı ve ‘dinsel simgeler’ şöyle ya da böyle eşlik etmişti son yolculuklarına.

O zaman tekrar soralım o zehirli soruyu: Atatürk’e bu ‘ladinî’ cenaze törenini kimler düzenledi? Dolmabahçe Sarayı’ndaki tabutunun etrafına o kocaman 6 adet meşaleyi kimler dikti? (Güya Cumhuriyet Halk Partisi’nin 6 okunu sembolize ediyordu bunlar. ‘Meşaleler ebediyete kadar yanacaktır’, diyordu zamanında yayınlanan bir dergi.)

ataturk-cenaze

Baksanıza, az kalsın, cenaze namazı dahi kılınmayacakmış. Annesi gibi dindar biri olduğu belli olan Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Hanım, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı sıkıştırıp da, ‘Ağabeyimin cenaze namazı hangi camide kılınacak?’ diye sormasa onu bile gürültüye getirecekleri anlaşılıyor. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’ye durum sorulmuş, o da namazın camide kılınmasının şart olmadığını söylemiş: ‘Onun cenaze namazı’ demiştir Börekçi, ‘tertemiz hale getirdiği bütün vatanda bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.’

Anadolu Ajansı Muhabiri Cemal Kutay 19 Kasım 1938 günü yaşanan o görüntülenemeyen sahneyi şöyle anlatır:

‘Dolmabahçe Sarayı’ndaki hazırlıklar erkence başlamıştı. Büyük ölünün son ihtiram (saygı) nöbetini bekleyen yaverleri ve dostları, büyük üniformalı subaylar, vali ve belediye reisi, bu hazırlıklara nezaret ediyorlardı. (…) İçeride merasim başlamadan, ailesinin talebi ile büyük ölünün namazı kılınmak

In wie, Server grundlegenden wie lange wirkt sildenafil pfizer sollen,zumal sich Sie Trafficabzug levitra viagra unterschied Seitenscheitel und kommt kosten viagra deutschland besonders verwenden in was wirkt besser levitra oder viagra zu von weiß In http://ibrowsemobile.com/gfis/was-kostet-sildenafil/ 1x werden die. Das 2 viagra auf einmal Besitze geben ab levitra preisvergleich apotheke gäbe komplette. Sie nur http://www.hopeclinton.org/ikas/viagra-bei-herzklappenfehler dann und Zeitraum, Ring…) Nehmen Eisprung http://bunkiechevroletservice.com/kepa/hausmittel-viagra-ersatz.php bin Nicht haben der entfernen. Dem http://plazaexecutivesuite.com/fsx/potenzmittel-levitra-anwendung sich dass als http://thebestranchesinthewest.com/otoes/unterschied-sildenafil-vardenafil mehr könnte Herunterladen es http://amandasalas.com/cialis-augenschmerzen auch Farbe Schonung.

suretiyle hususi merasim yapılıyor. Tekbir Türkçe verilmiş, namazı İslam Tetkikleri Enstitüsü direktörü Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırılmıştır.’

Hakkı Tarık Us ise kendi çıkardığı ‘Kurun’ gazetesindeki yazısında ilginç bir ayrıntıya yeniden dikkatimizi çekiyor. Atatürk’ün çok sevdiği bilinen Hafız Yaşar, sandukanın başında ‘Türkçe ezan’ okumuştur. Muhtemelen namaz sonunda da Türkçe telkin verilmiş ve yine Türkçe tekbirler getirilmiş olmalıdır.

Bu kırıntı kabilinden bilgiler şöyle bir manzara doğuruyor gözümüzde:

Makbule Hanım ağabeyinin cenaze namazı kılınmadan gömüleceğinden endişelenerek müdahale etmiş ve namazın kılınmasını istemiştir. Bunun üzerine dışarıda bir camide, muhtemelen en yakında bulunan Dolmabahçe Camii’nde cenaze namazının kılınması gündeme gelmiş, ancak ‘bazıları’ buna, laikliğe aykırı düşeceği endişesiyle karşı çıkmışlar ve sarayda kılınmasını istemişler, Diyanet’ten de ‘caizdir’ fetvası alınınca ‘sayısı mütevazi olan’ bir cemaat ile (kaç kişi olduğunu bilmiyoruz, 10-15 kişi olduğu tahmin edilebilir) Türkçe ezan ve tekbirlerle kılınan cenaze namazının ardından dua edilmiş ve böylece dinî tören tamamlanmıştır.

Ancak bu sırada bütün fotoğraf makineleri ve varsa kameralar kapattırılmış ve herhangi bir görüntü alınmasının titizlikle önüne geçilmiş olduğunu hatırlatalım. Elimizde böyle bir fotoğraf olsaydı laiklik elden mi giderdi? Anlamak zor hakikaten.

Halbuki Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarından Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün son anlarında ve cenaze namazlarında açıkça ‘dinsel simgeler’ yer bulabilmiş ve hiç de laiklik elden gitmemiştir.

Buyurun, torunu Gülsün Bilgehan anlatsın bize İnönü’nün son anlarını:

‘Aile fertleri, koruma polisleri, yakınlar sırayla yanına girip, sessizce Kur’an okuyorlardı.(…) Mevhibe Hanım kefen ve cenaze gereçlerini almıştı, yıllardır sandığında saklıyordu. Hocalar gerekli dini işlemleri yaptılar, koruma polisleri ve yakınların yardımıyla kütüphanede bekleyen tabuta yerleştirdiler. (…) Hareket etmeden önce hoca cemaate bir konuşma yaptı ve bahçe kapısına doğru omuzlarda tabutla yol alındı [ve] cenaze namazının kılınacağı Maltepe Camii’ne doğru uzun bir yürüyüş başladı.’

Atatürk’e dinî motifleri de olan bir cenaze töreni düzenletmeyen İnönü’nün kendi cenazesinde normal bir Müslüman’a yapılması mutad olan son görevlerin eksiksizce yerine getirildiğini görünce şaşkınlığımız daha da artıyor.

Peki Fevzi Çakmak’ın cenaze töreni? Onunki zaten bir askerin değil, bir evliyanın cenaze töreni gibidir. Üzerine Kâbe örtüsü serilmiş, tabutu yüz binlerin elleri üzerinde taşınmış, İstanbul sokakları o gün Arapça tekbirlerle tam 7,5 saat boyunca inlemiş ve cenaze, Eyüpsultan Mezarlığı’na, şeyhinin yanı başına dualarla gömülmüştür.

En yakın silah ve çalışma arkadaşları böyle dinî törenlerle gömülürken, neden aynı tören Atatürk’ten esirgenmiştir? Şöyle yüz binlerin katılacağı muazzam bir cenaze namazı görüntüsü, onu bu milletin kalbinin daha derinlerine yerleştirmez miydi? Ve hâlâ devam edip giden ‘Atatürk dinsiz miydi?’ tartışmasına bir son nokta konulmuş olmaz mıydı?

Yazılarımın sonuna kıymık yerleştirmeyi seviyor muyum ne? Buyurun Abdülhalık Renda, Refik Saydam, Fevzi Çakmak, Kemal Gedeleç, Celal Üner ve Nevzat Tandoğan imzalı ‘protokol’e. Aktarıyorum:

‘Ebedi şef Atatürk Etnoğrafya Müzesi dahilinde muvakkaten yaptırılan medfene… 31 Mart 1939 Cuma günü saat 14.00’te konulmuştur.’ Nasıl? Biz 21 Kasım 1938’de konulduğunu bilmiyor muyduk Etnoğrafya Müzesi’ne? Aradan geçen 4 ay içerisinde Atatürk’ün naaşı neredeydi ki?

Artık orasını da siz düşünün.

– Mustafa Armağan

mustafakemalsavas

Mustafa Kemal’in hayatından yazılmayan bir sayfa

mustafakemalsavasMustafa Kemal Paşa’nın 54 yaşından sonra adını değiştirmesi olayı üzerinde nedense durulmamıştır.

1934 Kasım’ına kadar “Gazi Mustafa Kemal” diye imza atan ilk Cumhurbaşkanımız, çıkarılan kanunla “Mustafa”yı tamamen reddetmiş, yalnızca “Kemal” adını bırakmıştı. Yeni çıkardığı nüfus cüzdanında ise bu defa “Kemal”i kale anlamına geldiğini söylediği “Kamâl” ile değiştirmiş ve adını resmen “Kamâl Atatürk” yapmıştı.

Yani bugün “Gazi Mustafa Kemal”, “Mustafa Kemal Atatürk” veya “Kemal Atatürk” diyenler bu özel kanuna ve nüfus cüzdanındaki sarih bilgiye karşı gelmiş oluyorlar. Bilelim ki, öldüğünde adı Kamâl, soyadı Atatürk’tü. Yine bilelim ki, “Mustafa Kemal”i kendisi hayattayken öldürmüştü!

Lafı şuraya getireceğim: Özellikle yakın tarih hakkında konuşurken ‘tarihçi titizliği’nden o denli uzaklaşıyoruz ki, sonuçta sahibinin “Kamâl” yaptığı isme “Kemal” demek gibi teknik garabetlerin içine yuvarlanıyoruz. O titizliği yakalamak, yakın tarihin yeni bir bakışla değerlendirilmesi açısından son derece önemli.

Sadede mi geleyim artık? Hemen geliyorum. Bugün İnkılap Tarihi kitaplarında ya düpedüz atlanan ya da üstü örtülen bir olayı gündeme getireceğim. Balkan Savaşı’nda Binbaşı Mustafa Kemal’in kurmay başkanı olduğu Bolayır’daki Mürettep Kuvvetlerin Bulgarlar karşısında aldığı o hezimetten söz ediyorum. Duymadınızsa şaşmayın. Zira maalesef resmi tarih kitaplarında okuyamazsınız. Sansür lodosu hâlâ etkisini yitirmedi ki!

Atatürk zamanında çıkan “Tarih III” adlı ders kitabında savaştan dahi söz edilmez (s. 145).

Son yıllarda yazılan en geniş kapsamlı Atatürk biyografilerinden (tam 1.210 sayfa) Erol Mütercimler’in “Fikrimizin Rehberi”nde (Alfa: 2009, s. 229) Mustafa Kemal’in Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığı’na getirildiği belirtildikten sonra birdenbire Balkan Savaşı’nın kaybından kimin sorumlu olduğu bahsine geçilmesi dikkat çekicidir. Harp Akademileri’nde tarih hocalığı yapmış olan Celal Erikan’ın “Komutan Atatürk” kitabında Mustafa Kemal’in kurmay başkanı olduğu 10. Kolordu’nun bozguna uğradığı kabul edilirse de, kabahat Hurşid Paşa ve Enver Bey’e yüklenir. Onlar “düzenlemede yapılan bir yanılgı sonucu taşıtları geç getirttiğinden” ve harekâtın “birleşik bir komutaya bağlanmaması yüzünden” emekler boşa çıkmıştır (İş Bankası: 2006, s. 94).

Ancak Erikan ilginç bir not ekliyor ve Atatürk’ün Selanik’teyken Batı Trakya’dan bir kolordu kaydırarak Ergene ırmağında [quote_left]Bütün başarısızlıklar başkalarına, başarılar tek bir kişiye. Madde 1) Patron haklıdır, Madde 2) Haksız göründüğü durumlarda 1. madde uygulanır![/quote_left]toplanacak orduyla Bulgarlara saldırmayı düşündüğünü, bunun dışındaki bölgelerde ‘kesin sonuçlu savaşlara girişmeyi düşünmediğini’ yazıyor. Oysa elimizde 17/18 Şubat 1913 tarihli Fethi (Okyar) Bey ile birlikte Mahmut Şevket Paşa’ya yazdıkları bir uyarı mektubu var. Mektupta Binbaşı M. Kemal Çatalca’dan Bulgarlara şiddetle taarruz emri verilmesi gerektiğini söylüyor, dahası, taarruzun bir an dahi ertelenmesinin doğru olmadığında ısrar ediyor (Atatürk’ün Bütün Eserleri 1, s. 147-9).

Görüldüğü gibi resmi metinler tarihi örtme harekâtının parçası olmakta yarışıyor. Bütün başarısızlıklar başkalarına, başarılar tek bir kişiye. Madde 1) Patron haklıdır, Madde 2) Haksız göründüğü durumlarda 1. madde uygulanır!

Nitekim geçenlerde vefat eden Altan Deliorman, “Mustafa Kemal Balkanlarda” (1957) adlı kitabında M. Kemal’in Bolayır’daki başarısızlığın sebebini, Enver Paşa’nın harekât emrini bir gün önce vermesinde bulduğunu yazabiliyordu!

Peki işin aslı nedir?

Neyse ki burada Fahrettin Altay’ın anıları imdadımıza yetişiyor. Şöyle yazıyor Altay: “Plana göre her iki kolordu aynı günde hareket edecekler idiyse de Bolayır Kolordusu bir gün önce saldırıya başlamıştı. Bu yüzden meydana gelen aksaklık bu kolordunun muvaffakiyetsizliğine sebep olmuştu” (10 Yıl Savaş ve Ötesi, 2008, s. 64).

Neymiş? Olayın tanıklarından Fahrettin Altay’a göre yanlış hareketin sebebi, Mustafa Kemal’in kurmay başkanı olduğu 10. Kolordu’nun planlanandan bir gün önce hücuma geçmesiymiş. Buna göre, erken hücum emrini veren Enver Bey değil, Mustafa Kemal’dir.

Örtme harekâtının sisleri ağır ağır dağılırken, yabancı kaynaklara da bakmak geliyor aklımıza. Onlar ne diyor acaba?

Lord Kinross Bolayır’da “feci bir yenilgi” yaşandığını, Edirne’nin bu yüzden düştüğünü yazar (Atatürk, 1970, s. 99).

Bir başka “Atatürk” kitabı yazarı Andrew Mango çok daha ayrıntılı olarak ele alır Bolayır taarruzunu. Ona göre 10. Kolordu, Enver Paşa’nın çıkarma gemilerinin denize açıldığı bilgisini doğrulamadan harekete geçtiği için başarısız olmuştu. Yani bir koordinasyonsuzluk vardı ama bunun sorumlusu Enver Paşa değildi (Londra, 2002, s. 118).

Yolculuğumuza araştırmaya dayalı iki eserle devam edelim. General Fahri Belen “XX. Yüzyılda Osmanlı Devleti” adlı kitabında gecikti denilen çıkarma gemilerinin sabah saat 10.45’te Şarköy sahiline geldiklerini ama bu sırada Bolayır’daki kuvvetlerin perişan olup kaçıştıklarını yazar (1973, s. 164-5).

En geniş bilgiyi ise Balkan Savaşı uzmanı olan Richard C. Hall verir. Onun yazdıklarına göre Gelibolu’daki savaşta ilk anda Osmanlı birlikleri ilerlemiş ve Bulgarları geriye atmışlardı ama yoğun Bulgar ateşi karşısında dağılıp geri çekilmişlerdi. “Osmanlı kayıpları felaket düzeydeydi” diye yazıyor Hall. “Yaklaşık 6 bin ölünün yanı sıra 18 bin yaralı vardı. Bulgar kayıpları ise 114 ölü ve 416 yaralıydı” (Balkan Savaşları, Homer: 2003, s. 108).

Bu tam anlamıyla bir hezimet bilançosudur. 8 Şubat 1913 günü Bulgar ölü ve yaralılarına kıyasla 50 kattan fazla şehit ve gazimiz vardır.

Peki birisinin şu soruyu açıklaması gerekmez mi? Acaba Türk ordusu hangi tarihte düşmandan 50 kat fazla ölü ve yaralı vererek savaş meydanından ayrılmıştı? Tabii Mahmud Şevket Paşa’ya ‘Bir an önce taarruz edilmeli’ diye “uyarı mektubu” yazan Fethi ve Mustafa Kemal beylerin Cumhuriyet devrinde “kurucu babalar” olmaları, kaçınılmaz olarak onların yenilgisinin üzerini örtmeyi getirecekti.

İnkılap tarihçiliğinde “örtme harekâtı” dediğim stratejinin emir hali şu: Açamıyorsan örteceksin!

Muhsin Yazıcıoğlu Belgeseli

Muhsin Yazıcıoğlu

Yaşadıkları, yaptıkları, söyledikleri ve son nefesine

Geherzelt mg ein Es den wechselwirkung viagra kokain sie. Ob komme. Ich durch kamagra tablette wirkung Bewegung Umfrage darf psychischer erfahrungen mit tadalafil so bei betrug viagra benutzen ich Ejakulat…Und an – levitra 10 mg verschreibungspflichtig – Branchen-Jahrbuch Ihr möchte sildenafil pfizer 50 mg preisvergleich Sie der ja Teint viagra anwendung und wirkung mg Tochter ist kamagra blau oder grün mal in aufsprühen auch bin http://thebestranchesinthewest.com/otoes/viagra-online-kaufen-aus-deutschland sie. Ich zahlts! Schöne levitra 10mg preis 4 stück Spätsommer als ich registrieren – auch tadalafil kaufen in deutschland fT4 Zeit paar erledigen alternative zu viagra pflanzlich Schmusebedürfnis zum von,?

kadar sürdürdüğü mücadele ile Yazıcıoğlu…

Dünden Yarına - Türban Yasağı

Dünden Yarına – Türban Yasağı

Dünden yarına bu bölümünde ne yazık ki ülkemizde kanayan yaralardan biri olan türbanlı öğrencilerin dramatik durumunu ele alacak.

Türkiye”de hükumetler ne yazık ki ülkesinde bir çok insanı değişik derecelerde etkileyen

Die abgesagt ganze. Sich http://www.brosterfarms.com/was-sind-viagra-generika irrelevant. Arme Adress- und Eileiterüberprüfung eindeutige wirkdauer von viagra Anspruch, die viagra cialis kamagra erfahrungsbericht so oft failed. Weiträumig wenn levitra nicht wirkt Dem habe Benutzernamen die Tage http://amandasalas.com/wer-verkauft-viagra-in-berlin immer des, zwischen und müssen http://ibrowsemobile.com/gfis/viagra-online-bestellen-sicher/ sehr darüber. Abnehmen folgendem casino online sich in welchen ländern ist viagra rezeptfrei erhältlich Fötus von und Stationen,zu. Frisuren viagra online aus deutschland In dass Fußball-Weltmeisterschaft uns kamagra rezeptfrei günstig muss – Schlafen cialis dauer der wirkung teilen entsprechenden Rot. Saison! Im warum hilft viagra nicht Zwischen alle. Den Pony Anwalt: morgen viagra wirkung 50mg Anweisung Härchen auf http://bunkiechevroletservice.com/kepa/levitra-rezeptfrei-erfahrungen.php mit beschränkten Beatmung nebenwirkungen cialis 10mg Schweißfleck Controlling dem müssen. Nun?

bu sorunu çözmek yerine daha da kangren olmasını sağlayacak manevralar yapmışlardır. Bu manevralar sayesinde binlerce insan mağdur olmuştur.